
Yazmak yada...
Gece yazmak güzeldir.
Sessizliğin uğultusuyla baş başa oturup dururken, birden beliren yazma isteğine hiçbir şey engel olamaz gibi gelir. Bir hızla yazmaya başlarsın, kelimeler birbirini kovalar, ellerin geri kalır aklından… Boğulur gibi, kusar gibi yazarsın yoruluncaya kadar. Günün ilk ışıklarıyla karşı tepelerdeki birkaç binanın ışıklarına dalıp gittiğinde, orada kimlerin yaşadığı, niçin bu kadar erkenden güne başladıkları sorularıyla düşünmeye başlamışken, ya da yeni demlemiş oldukları çayın sıcaklığı uzaktan uzağa senin de içine yayılmaya başladığında, o sırada kim bilir kaç uyanma çabasına inat, sen uyumaya yollanırsın…
Uyanıp bir göz attığında yazdıklarına, çoğu zaman içinden bir defa daha okumak bile gelmez. O kadar çok sadece yazılan ana aittirler ki bazen, tekrar okuduğun zaman neredeyse her satır anlamsızlaşmış, kurumuş gibi gelir. Hani yazılıp panoya yapıştırıldıktan sonra unutulmuş, ama bir türlü yerinden sökülmeyip vicdanda yük olmuş hatırlatma notları vardır ya, öyle durur o yazılanlar orada. Kendin bile tekrar okumaya yanaşmadığın bu şeyleri bir yandan da ne silmeye ne de atmaya kıyabilirsin. Belki bir başka gecenin sessizliği içinde, ruhunun onlara denk bir hal almasını bekleyip durarak, birbiri üzerine yığıp durursun yeni satırları yılmadan.
Sonra bir gün, belki aylarca sonra dönüp okuduğunda bu yığını yeniden, biriken onca şeyin arasından parlayan öyle şeyler görürsün ki birden şaşırır, sevinir, sanki yepyeni bir şey bulmuşsun gibi heyecanlanırsın. Bu heyecanla yazmaya başlarsın yeniden, bazen sadece kendi kendine konuşur gibi, bazen karşındakine anlatır gibi, bazen bağırarak şiddetle, yeniden yeniden yazarsın.
Kimsenin okumayacağını düşünsen bile yazmak hep güzeldir, ama hep mutlu bir şey değildir…
Önce kendi ruhunla bir diyalog başlatır bu satırlar; yazdıkça kendini, başkalarını, hayatı, acıları ve sevinçleri, aşkları, yoklukları daha iyi anlarsın. Yazdıkça önce kendine sonra etrafta olup biteni anlamaya daha çok açılır gözün.Zamanla hassas bir kırılganlıkla donanmış bulursun kendini. Görülmeyenleri görmenin, fark edilmeyenleri seçivermenin yükünü taşımaya, dünyaya kırılgan gözlerle bakmaya başlarsın.
Yazmak hafifletmez de bazen. Daha da ağırlaştırır, daha da yoğunlaştırır; en istenmedik hallerle bir arada ruhunu köşeye sıkıştırıverir, kaçamazsın. Yazarak savaşırsın yine kendinle; yazarak meydan okursun seni kuşatan her şeye.
Yazmayı ‘iş’ edinmenin en sıkıcı hallerinden biridir yazmaya mecbur olmak. Herhangi bir şey düşünmeyi dahi istemediğin anlarda bile yazmak zorundasındır bazen. Ne yazacağına karar verinceye kadar kıvranır, karar verip yazdıktan sonra yeterince iyi olmadığı şüphesini uzun süre atamazsın üzerinden. Yazmanın “öylesine” yapılmış otomatik bir eylem halini aldığı düşüncesi daha da ruh karartıcı bir yabancılaşmaya sürükler, mecburiyetler yazmakla arana bir duvar gibi girer. Müzik tam da bu anlarda çözülmenin en iyi yolu olabilir bazen. İyi bir müzik, duyguları hapsolduğu yerlerden çıkarıp ayaklandırır yeniden. Kendinle karşı karşıya kaldığında, sıkıcı kalabalıkta yakın bir tanıdığa rastlamış olmanın rahatlatıcı hissiyle dirilirsin aniden, yeniden yazmaya girişirsin.
Tam da ucunda yürüyedurduğun uçurumundur bazen “yazmak ya da yazmamak…”
Etiketler: düşünmke, duygular, kendini dinlemek., yalnızlık, yazabilmek, Yazmak
Gonderen : admin
Son Yorumlar